Öncelikle böyle ortalama bir oyun için yapılan böyle ortalama bir şakaya Cem Karaca’nın Namus Belası eserini alet ettiğim için bütün insanlıktan özür dilerim. Sadece ve sadece Game Pass’te belirdiği için oynamaya başladığım CloverPit için kısa bir inceleme yazmayı bir roguelike sevdalısı olarak kendime görev biçtim.
Parmaklıklar ardındayız. Odamızda yatak bile yok. Gözlerimizi karşımızda bir slot makinası, hemen yanda bir ATM ve her turun sonunda (ki bu turlara oyunda deadline deniyor) Hamdi Bey’in (bkz. Var mısın? Yok musun?) bizi arayarak teklifler verdiği kırmızı bir telefonla açıyoruz. Şeytani bir ses arkadan “Oyna bakalım, şansın yeterince yaver giderse bakarsın bir gün serbest kalırsın.” diyor. Bildiğimiz kadarıyla çoluğumuz çocuğumuz yok. Bir ailemiz yok. Müebbet yemişiz. Hapisane ortamında çorap, sigara ve bir takım delici aletler ticaretinden kazandığımız 3 kuruşu hiç zaman kaybetmeden makinaya atıp kolu çekiyoruz.

CloverPit’in yapımcısı Panik Arcade’in Oyun Tasarım Dökümanı’nda (bkz. Game Design Document) oyun için ayrılan hikaye bölümünün hemen yukarıda yazdığım paragraftan daha kısa olduğuna yemin edebilirim ama kanıtlayamam.
CloverPit’in kütüphanedeki yeri neresi?
CloverPit karşımıza karanlık teması ve görsel diliyle Inscryption‘a yakın ancak daha önemlisi oynanışı itibariyle Luck Be A Landlord‘u oldukça andıran bir oyun olarak çıkıyor. Özetle slot oyunu oynayarak, oyun ilerledikçe slot oyunundaki istatistikleri lehimize çeviren iyileştirmelerden yararlanarak ekranda daha yüksek sayılar görmeye çalışıyoruz. Bu iyileştirmeler bazı yönleriyle Luck Be A Landlord‘a oldukça benzer ama bazı yönleriyle de oldukça ayrılıyor.
Oyunun başında henüz tam olarak açıklanmayan bir şekilde kapımızı açacak anahtarı elde etmeye çalışıyoruz. Bunun üstüne bazı kalıcı geliştirmeleri, yüksek risk yüksek ödül vaad eden seçenekleri ve odadan kaçışınızın gerçek bir son olmayışını da eklerseniz son zamanların popüler roguelike formülünü çok yakından takip eden CloverPit’e ulaşıyoruz.
Roguelike demek ekranda daha yüksek sayılar görmek demek mi?
Bence değil. Zaten CloverPit’in bence en büyük handikapı da bu. Özellikle skor tabanlı roguelike oyunlar için bence en hayati meselelerden birisi bu. Her bölümün sonunda gittikçe zorlaşan ve bizden daha yüksek skor bekleyen bu spesifik oyun kategorisinde sadece hedef skorun geometrik artması oyunun zorluk seviyesi açısından ayarlanması zor bir denge. Bu konuda çok daha iyi bir uygulamayı Balatro’da görmüştük.
Beni özellikle bu oyun kategorisinde cezbeden şeylerden birisi oyunu bozmak oluyor. Dolayısıyla böyle oyunlara genelde hak ettiğinden çok daha fazla zaman ayırıyorum. Ancak CloverPit benim gibi oyunu saatlerce kurcalamayı seven manyaklar için bile çok cazip bir mekanik sunmuyor.

True Ending ayağına oynanış süresini uzatmak
Oyunda dikkatimi çeken bir diğer problem ise odadan bir kere kaçtıktan sonra oyuna baştan başlamamız için yeterli bir sebep kalmaması. Oyunun başındaki şeytani ses bizi daha iyi oynayıp daha iyi yenilmemiz için telkin etse de ve hatta bize farklı zorluklar sunan “hafıza kartları” slot makinamızın hemen üstünde belirse de oyunun aşırı tekrara düşen oynanışı ile birlikte “bütün bunlarla kim uğraşıcak” hissiyatı ağır basıyor.
Yukarda da bahsettiğim gibi, genelde bu tarz oyunları bozmadan ve oyunun gerçek sonunu görmeden bırakmam. Ancak odadan ilk kaçışımızın ardından gerçek sona giden yola dair güzel bir ipucu elde edemiyoruz. “Biraz daha oyna bakalım, elbet bir gün özgürlüğüne kavuşursun.” mesajı kesinlikle bir merak uyandırmıyor. Özetle oyunun gerçek sonuna giden yolda bir Slay the Spire tadı alamıyoruz.
Yazının başında da bahsettiğim üzere oyuna başlama sebebim roguelike bir oyunun Game Pass sayesinde “ücretsiz olarak” erişime açılmasıydı. Açıkçası bu oyunu — hele ki indirim olmadan — Steam üzerinden almaya değer mi emin değilim. Ayrıca ben bu oyunda şimdiye kadar 9 saat geçirirken Death Howl da Game Pass kütüphanesine eklendi. Caner’den gelen ilk izlenimler sebebiyle ben deparla o tarafa gidiyorum, belki bir ara dönüp hafıza kartlarıyla gelen zorluklardan birkaç tanesini denerim.


